25 Eylül 2009 Cuma

olağan ilişkilerin hikayesi

-gidiyorsun?
-evet...

kadın olduğu yerde olanları anlamaya çalışır olayın sıcaklığıyla. zira bundan sonraki dönemde yaşayacağı algılama süreci zorlu ve sancılı olacaktır.

adam açıklamanın verdiği rahatlık ve huzur içinde arkasını dönebilir artık. zira bundan sonra hiçbirşey eskisi gibi olmayacaktır.

-neden?
bu soru hep düğümlenir ağızdan çıkmadan önce. sorulamaz. bir gurur kaplar kadının içini. sanki "o an"a kadar yaşanmamıştı bütün yıkıp gittikleri. önce kendine sonra adama...

-boğuluyorum.
kolay bir kaçış yöntemidir adam için. kadına yıllar önceki sahiplenme durumu yerini gittikçe kaçmaya bırakmıştır. verilen klasik cevaba barınan çok derin anlamlar yüklüdür oysa.

...
kadın bırakmıştır kendini. söyleyecek söz kalmamıştır artık. yüzleşme zamanı gelir, çatar. o yasak elmanın çöpünü öğütmek üzere sindirir içine. kolay olmaz kabullenmesi. ağır gelir kendisiyle yüzleşmesi.

ve adam...
içinde yaşadığı anlık huzuru kaybetmiştir artık. vicdan hesabı ağır basar. ezilir kalır altında...

13 Eylül 2009 Pazar

29 yıl oldu


hikayenin kahramanları sizler, 29 yıl önce bugün neler olup bittiğini anlama aşamasındaydınız. bugün ise izlerini yaşadığımız yeni, ama kaoslarla dolu bir hayatın içindeyiz. 29 yıl öncenin, işte tamda o gecenin birer sabıkalısı, tanığı, birer sürgünüyüz.
her şey çok basitti önceleri. düşünmek suç, pratiğe dökmek ölüm cezası. soğukkanlılıkla dizelere döktüğüm şu kelimeler aslında kanımı donduruyor. işin gerçeklik payını düşündükçe ürkütüyorum. ama bunlar yaşandı, oldu ve bitti...
dile getirilmesi kolay cümleler yaşandı bu ülkede. üstüne üstük(!) utanç duyması gerekenler, pişkin pişkin "asmayalım da, besleyelim mi?" dediler.
bizler bunları hikaye olarak dinledik ana babamızdan. olmamıştı sanki. hikayeydi. düşünemiyorduk çünkü o tazecik beyinlerimizle. bu kadar kötülük diyorduk. olabilir mi? "sahi olabilir mi baba?" sorusu ağızlarımızdan çıkıyordu korkulu gözlerle. önceleri olabilir diyenler, sonraları koruma politikasıyla ninni gibi anlatmaya başladılar hikayelerini. sonra anlatmadılar, daha sonra hiç anlatmadılar. geldik bugünlere…
bizler hikayenin şimdiki zamanı, 29 yıl önce yaşananların hesabını soramaz olduk. bilmiyorduk çünkü. öğrenmiyorduk. o dönemin başkahramanı sorulduğunda; “yeni bir popçu mu?” diyorduk. yaşanıyordu bunlar, yaşanmaya devam ediyor. bizler, darbenin bedelini ödemek zorunda olanlar, biraz aydınlatıcı olacaksa söyleyelim…
29 yıl önce olan o “korkunç” olay ve sonrası bakın neler olmuş;
“650.000 kişi göz altına alındı.
1 milyon 683 bin kişi fişlendi.
açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.
7 bin kişi için idam cezası istendi.
517 kişiye idam cezası verildi.
haklarında idam cezası verilenlerden 50'si asıldı (26 siyasi suçlu, 23 adli suçlu, 1'i Asala militanı).
idamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis'e gönderildi.
71 bin kişi TCK'nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı.
98 bin 404 kişi örgüt üyesi olmak suçundan yargılandı.
388 bin kişiye pasaport verilmedi.
30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı.
14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.
30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına gitti.
300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
171 kişinin işkenceden öldüğü belgelendi.
937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklandı.
23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu.
3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi.
400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi.
gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi.
31 gazeteci cezaevine girdi.
300 gazeteci saldırıya uğradı.
3 gazeteci silahla öldürüldü.
gazeteler 300 gün yayın yapamadı.
13 büyük gazete için 303 dava açıldı.
39 ton gazete ve dergi imha edildi.
cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi.
144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
14 kişi açlık grevinde öldü.
16 kişi -kaçarken- vuruldu.
95 kişi -çatışmada- öldü.
73 kişiye -doğal ölüm raporu- verildi.
43 kişinin -intihar ettiği- bildirildi.”
ve biliniz! hikaye anlatmadık sizlere, tamamen gerçek!

9 Eylül 2009 Çarşamba

KusuRsuZ.


kusursuz sevemem kimseyi... mutlaka bir kusurun olmalı senin. çok yakışıklı değil, bana ait bir yüzü bulmalıyım yüzünde. mükemmel olmamalısın, benden bir parçan olmalı senin. bende seni, sende beni görmeliyim.
sen bilmesende farketmeliyim kusurunu, seni, içini...
tozu beyaza kaçmalı. bembeyaz olmamalı.
korkutur tek renkler beni. sanki öylesi daha korkunç...
sanki öylesi daha gerçek!
karışmalısın içime ey sevgili! öyle olmalısınki; farketmeden girmelisin hayatıma. puzzle parçalarını birleştirip, farketmeliyim seni. işte O! tam karşımda demeliyim.
geç ama erken, mükemmel ama kusurlu...
işte böyle sevgili,
arayıp bulamadığım hayaletimsin sen benim.
gölgemsin.
sen benim en mahremim, en erdemim.
sen benim tek sevgilim, tek sevdiğim...

8 Eylül 2009 Salı

kısa film tadında...

keşkelerle başlayan cümlelerde yer edinmeni istemezdim aslında. toz pembe film kareleri kadar masum olsak mesela? oğlan kızı öper ve derki: seni seviyorum, gerisinde üç nokta bırakır insanın içine işleyen. dişiliğinin doruğa vardığı o noktada teninde enteresan bir koku... aşk, tutku, cazibe ve sevgi. bu kokanların ardından soluğu kesilir insanın.

keşke film kareleri kadar pembe olsaydık bizde. masumiyetin doruklarında işte bu diyebilseydik zamanında... zamanında çünkü, o kavramı yoketmeye olan katkılarımız büyük... canımız yandı. hani olur ya kız pişman olur, ağlamaya başlar ve ardından bir "keşke"... işte burada başlıyor hikayemiz. metaforlar arasında gezinirken ben, canlandırıyorum gözümde o perdeleri...

oğlan sahiplenme duygusuna yenik, "benimsin!" cümlesiyle devam eder perdeye. oysa çok güzeldi beş dakika öncesi.

hayat insanı peşinden sürükleme pahasına oyunlar oynar. bir bakarsın saniyede değişir herşey. değişim. hem alışılması güç, bir o kadar da yeni... idrak meselesi gelir hemen ardından. anlamaya başlarsın olup biteni. şimdi başlatabilirsin "keşke"li cümleni. geri dönmek istersin. acıyı sevmezsin. ilk saplandığında bedenine sızlar o küçücük yüreğin, ağrımaya başladığında ise çok geçtir belkide...

belkide diyorum, hep o çelişki var olur yüreğinde. ne kadar 'acı'yı öğrensende, bir umut vardır. bir cümle başlar ve çünkülerle devam eder. açıklarsın kendine... bir tez koyarsın ortaya, anti-tezide gelir yanında. yapılan açıklamalardan sonra istemediğin kadar geri dönersin. döndükçe öfken büyür, gördüğün anda şiddet doğar içinde. tanımadığın o yabancıyla tanışırsın. hoşuna gider önceleri, sonra kendinden sıkılırsın. öfkene yenilirsin, o yabancıyı yok etmek istersin.

perde devam eder;

kız açıklama ister, oğlan kaldığı yerden devam eder. replikler gelişir aralarında...

- neden yaşadık bunları?

- bilmiyorum.

- bana cevap ver!

- bilmiyorum dedim.

- keşke hiç olmasaydı.

- pişman değilim.

- keşke hiç olmasaydın!

- pişman değilim!

- keşke hiç olmasaydım...(gözlerin dolduğu an)

...

(kız arkasını döner. karar almıştır. bakmayacaktır arkasına ve aniden...

- iyiki varsın!

- iyiki yokum...

- seni seviyorum.

- bilmiyorum.

- daha ne istiyorsun!

- bilmiyorum.

- hayır biliyorsun.

- ...

- sende beni seviyorsun.

- ...

- zordu yaşadıklarımız... senin içinde, benim içinde. ama ben seni istiyorum. görmüyorum başkasını, her yüzü sen sanıyorum. kalbim parçalandı. evet! itiraf ediyorum. o ‘güçlü’ sandığın, korkak aslında. korktu senden. ama korkmuyor artık. seviyor, istiyor ve biliyor seni.

- inandım sana, güvendim! çektin gittin aniden. bilemedim. anlayamadım. göremedim.

- kaldır gözündeki perdeyi, sarıl bana. özledim... kokunu özledim. seni özledim. o pürüzsüz tenini özledim.

(kız zayıflığını göstermemek adına direnir önce. Döner arkasını. Bakamaz oğlanın gözlerine. bilmektedir çünkü, bakarsa bitecek. ah ne kadar isterdi güvenmeyi... bir an düşünür, karar vermek zorundadır; ya uçsuz bucaksız o yola gidecektir ya da renkli dünyayı yine 5 dakikalığına tercih edecektir...))

hangisi daha caziptir? hangisi tamamlamalıdır perdeyi? ve devam eder...

- lanet olsun! lanet olsunki: bende seviyorum. bende seni özledim! herşeyini... gözünü, kokunu, tenini, özünü, herşeyini!

ve tercih edilmiştir artık. öncesinde tutku ve şehvet, sonrasında aşk ve sevgi...

kazanan: gökkuşağı renkleri...

kaybeden: sen, ben, biz ve lanet “keşke”leri...

1 Eylül 2009 Salı

Hoşgeldin (Son)Bahar

Güneş yine her zaman yaptığı şakayı yapıyor bize.
Saklambaç oynuyor.
Dağların ardından ışığını saklıyor.
Ve yine gece oluyor.

Bugün 1 Eylül.
Sonbaharın ilk günü.
İlk gecesi...
Kadınlığın ilk günü gibi.
Bir hazan mevsimi...
Yılın en olgun, en duru dönemi.

Yapraklar en muhteşem rengini alacak.
Kurularına basıp yine o sesi dinleyeceğiz.
Ayrı bir güzellik,
Ayrı bir huzur kaplayacak içimizi.
Veda ederken o sıcağa,
Hoşgeldin diyeceğiz yeni bir hazana.

Sonbaharı çok severim ben.
Farklı hissiyat barındırır içimde.
Başka bir huzur, başka dinlence...
Yeni kararlar verilir,
Yeni umutlar kaplar içimizi.

Farklıdır sonbahar,
Kiminin sonbaharı, kiminin başlangıcı.
Hem tarifsiz bir hüzün,
Hem yeniye alışmanın heyecanıdır.
Kısaca benim baharımdır.
Her (son)bahar...